Ana Sayfa / Basından / KALKINMA VE KALKINMADA STK’LARIN ÖNEMİ

KALKINMA VE KALKINMADA STK’LARIN ÖNEMİ

19.01.2010 / Gazete Avrupa Köşe Yazım

 

Klasik tanımı ile kalkınma; amacı, stratejileri, başarı kriter ve göstergeleri zamana, mekana, toplumsal sınıf, cinsiyet ve etnik gruplara göre tanımlanan ve politik tercihlere göre belirlenen bir eylemdir. Diğer bir deyişle ‘kalkınma’, politik nitelikli, içinde farklı toplumsal tabakaların tercihlerini içeren ve buna göre tanımlanan, biçimlendirilen ve yönlendirilen planlı bir eylemdir.

 

Klasik kalkınma süreçleri çoğunlukla “Yurt içi gayri safi hasıla, kapasite kullanım oranı, istihdam oranı veya yabancı sermaye yatırımları, vs…” gibi kalkınmaya en çok gereksinim duyan kitleler açısından anlaşılması ve doğrulanması zor olan göstergelerle değerlendirilmektedir. Bu göstergelerin çoğu makro düzeydeki gelişmelerle ilgilidir ve bu durum çoğu zaman halk düzeylerindeki gereksinimler ve önceliklerle örtüşmez.

 

Klasik tanımlamanın yanı sıra, son yıllarda oluşturulan yeni bir tanım ile; “Kalkınma, herkesin temel hak, sağlık, adalet, güvenlik, istihdam ve eğitim hizmetlerine ve bilgi kaynaklarına kolayca ulaşabildiği, piyasa koşullarının adil bir şekilde işlediği, katılımcı, cinsiyet dengeli, demokratik ve kültürel dönüşümlere açık, hesap verebilir yönetim yapılarına sahip, toplumsal anlamıyla dezavantajlı grup ve katmanların ortadan kalktığı, sorun çözme yeteneği gelişmiş, doğal kaynakları koruyan ve geliştiren, insanların geleceğe güvenle baktığı toplum ya da topluluklar yaratma eylemidir.”

 

Dünya Bankası, OECD ve Birleşmiş Milletler gibi kurumların desteğinde geliştirilmiş bu yeni yaklaşımla artık sanayileşmeye ve ucuz işgücü amacıyla köyden kente göçü teşvik eden, “Ne pahasına olursa olsun ekonomik büyüme” anlayışı ile devlet sübvansiyonuna dayalı yaklaşımlar geçerliliğini yitirmiştir. Bunun yerine, toplumsal, ekonomik ve kültürel dönüşümü dengeli bir şekilde sağlamayı hedefleyen, yoksulluğu ortadan kaldırmayı, doğaya saygıyı ve doğal kaynakları akılcı kullanmayı amaçlayan ve yönetimde saydamlığı, yani yönetişimi ( governance = çağdaş yönetim ) savunan bir kalkınma yaklaşımı benimsenmiştir.

 

Katılımcı ve saydam yönetim olarak da ifade edebileceğimiz yönetişim; devlet, özel sektör ve sivil toplum kuruluşları arasında yapıcı bir etkileşim sağlama süreci olarak algılanmaktadır ve bu süreçte yönetişimin işlevi kalkınmada sürdürülebilirlik olarak tanımlanmaktadır.

 

Devlet, ulusal güvenlik temel görevinin yanı sıra, yasal çerçeveleri oluşturmadakitarafsızlığıyla, toplumun her kesimine hak ve eşitlik kavramını yaşatabilmek temel görevine sahiptir.

 

Kâr güdüsüyle hareket eden özel sektör kuruluşlarının ise kalkınma süreçlerindeki toplumsal rolü; serbest rekabet koşullarında mal ve hizmet üretmek, istihdam yaratmak, toplumda girişimciliği geliştirmek ve bireysel gelişmeye destek vermektir.

 

İnsanların gönüllü olarak örgütlendiği, bünyelerinde değişik çıkarların temsil edildiği, etkinlik konularının kalkınmadan, çevreden, insan haklarından, boş zamanları değerlendirmeye kadar geniş bir yelpazede toplandığı sivil toplum kuruluşları (STK) bu alanlarda bireysel çıkarların ötesinde toplumsal amaçları kovalayan, yasal temelleri olan demokratik yurttaş örgütleri olmalıdır.

 

STK’ların kalkınma süreçlerindeki sorumlulukları, örgütlü davranışları kurumsallaştırmak, demokrasiyi toplum tabanına yaymaktır. Bu noktadan hareket ile eğitim, örgütlenme ve doğrudan proje geliştirme ve uygulama metodu ile yoksulluğu ortadan kaldırma ve istihdamın gelişmesi hedefinde çalışırlar.

 

STK’lar bu tür işlevleri yerine getirebilmek için uygun ortamları yaratmaya çalışmakta; siyasal, hukuki, ekonomik ve kültürel koşulları oluşturarak veya iyileştirerek kalkınma girişimlerinin sürdürülebilirliğine katkıda bulunmaktadır. STK’ların ADB ve daha sonra AB ülkelerinde artan öneminin nedeni; hükümetlerde, kamu bürokrasisinde ve özel sektör kuruluşlarında yaşanan olumsuzluklar, yolsuzluklar, yasa dışı davranışlar, demokratik değerlere aykırı uygulamalar ve sonuçta giderek artan toplumsal farklılaşmalara duyulan tepkilerdir.

 

Ülkemizde STK’ların oluşum süreci de bu çerçevede 70’li yılların sonlarında meslek odalarında oluşan muhalif kesimlerin özellikle şehir plancılığı konularında hükümete ve yönetimlere muhalif ses çıkarabilme adına başlattıkları hareketler ile başlamıştır. 80 sonrası apolitize edilen tüm kesimler, 90’lı yılların başında SİAD’ların kurulması ile tekrar vücut bulmuşlardır. Bu yıllarda etkin ve saygın STK’lar olarak faaliyetlerini sürdüren SİAD’lar siyasal yaşamda etkin bir rol almış ve kalkınma sürecindeki sorumluluklarını yerine getirebilmişlerdir.

 

Ancak 2000’li yıllarda tüm kesimler STK’ların siyaset üzerindeki etkisini görmüş ve siyaset üzerinde STK’lar yolu ile daha etkin olmayı amaçlamışlardır. Bu amaç ile STK’lar etki alansız çoğalmış, bireylere endeksli bölünmüş, siyasal alan yaratma adına tabela kurumları halini almıştır. Devlet ve devletin yanında yer alan özel sektör de kendisine taraftar STK’lar yaratma yoluna gitmiştir. Bu ortamda büyük bir güç kaybına uğrayan etkin STK’lar ise daha fazla güç kaybetmemek adına yönetişim rolünden çekilmişlerdir.

 

Oysa unutulmaması gereken bir gerçek vardır:

 

“Sürdürülebilir kalkınma için devlet, özel sektör ve STK üçlemesinin görevini yerine getirebilmesi mutlak senkronize çalışabilmeleriyle mümkündür. Devlet ve özel sektör görev alanlarında sorumluluklarını doğru olarak yerine getirirken, etkin STK’lar ile sağlıklı diyalog ve işbirliğini geliştirmelidir.”

 

Son söz olarak:

 

“Türkiye’de kalkınma için GÜÇLÜ Sivil Toplum Kuruluşlarına ihtiyaç vardır.”

 

Bahadır Özgün

 

Hakkında admin

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>