Ana Sayfa / Genel / Ne oldu da, PKK’yı vurduk…?

Ne oldu da, PKK’yı vurduk…?

f16

 

24 Temmuz 2015 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından PKK’nın Kuzey Irak kamplarına yönelik sınır ötesi operasyonu, 2009 yılında Oslo’da yapılan MİT-PKK görüşmeleri ile başlayan Çözüm Süreci açısından da dönüm noktası oldu…

Çözüm süreci neydi..?

Neden çıkmaza girdi..?

Paris suikastları, Oslo görüşmelerinin sızdırılması, PKK’nın provakatif eylemleri gibi birçok engeli aşmış gibi gözüken çözüm süreci, Irak ve Suriye’deki gelişmeler nedeniyle çıkmaz sokağa girdi…

Peki, ABD’nin de iznini alarak PKK mevzilerini bugün neden vuruyoruz…

İşte tüm bu sorulara verilecek cevapları daha doğru kavrayabilmek için yazımızı biraz uzun tutarak ve geçmişten bu güne başımızın üstüne Demokles’in Kılıcı gibi yerleştirilen terör belasının hikayesini hatırlatarak başlamak istiyorum…
Yıl 1975, Lübnan İç Savaşının başladığı yıllarda Beyrut şehrinde, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin yardımı ile Agop Agopyan tarafından ASALA örgütü kuruluyor. Evet, yanlış duymadınız; bugün deliler gibi uğrunda ölüme gitmek isteyen Türk Vatandaşlarımızın neredeyse canlarından çok sevdikleri Filistinli kardeşlerimiz, Ermeni milliyetçiliğinin efsane terör örgütünü başımıza musallat ediyorlar…

Tabii ki bu fikir Filistin Kurtuluş Örgütüne ait bir fikir değil. Onlar her zamanki gibi yine bize karşı maşa olarak kullanılmaktalar ve konunun temelinde dönemin süper güçlerinin savaşı yatıyor. KGB Filistin Halk Kurtuluş Cephesine bu görevi veriyor ve ASALA kuruluyor.

ASALA Marksist-Leninist düşünceler doğrultusunda Ermeni Milliyetçiliği temeline dayanan bağımsız bir Ermenistan kurarak, Ermeni soykırım iddialarını Türkiye Cumhuriyeti hükümetine kabul ettirmek, tazminat ödetmek ve iddia edilen Ermeni topraklarını Ermenistan’a devrettirmek için faaliyet göstermek üzere kuruluyor. ASALA militanları kuruluş sonrası KGB’nin yanı sıra Yunanistan ve Suriye istihbarat servislerinin eğitim, öğrenim ve lojistik desteklerinden yararlanıyorlar.

Agop Agopyan liderliğindeki ASALA kurulduğu günden itibaren Türkiye’nin mülki ve diplomatik dünyasına karşı çeşitli eylemler gerçekleştiriyor. 21 ülkenin 38 kentinde, 39′u silahlı, 70′i bombalı, biri de işgal şeklinde olmak üzere toplam 110 terör olayı gerçekleştiriyorlar. Bu saldırılarda 42 diplomatımız ile 4 yabancı uyruklu kişi hayatını kaybederken, 15 Türk ve 66 yabancı uyruklu kişi de yaralandı.

Örgüt özellikle Agop Agopyan’ın yardımcılığını yapan ve cinayetlerin bir numaralı tetikçisi Agop Tarakçıyan’ın 1981 yılında öldürülmesinden sonra uluslar arası sansasyonel faaliyetlere soyunmak zorunda kalıyor. Çünkü o dönemde stay-behind kapsamında oluşturulan kontrgerilla devreye girmiş ve örgüt çözülme sürecine girmişti. Bize göre 1984 yılında, resmi kayıtlara göre ise 1988 yılında Agop Agopyan’ın öldürülmesi ile dağılan ASALA; geride kalan eğitimli kadrolarına rağmen 1985 yılından itibaren hiçbir faaliyet göstermemiştir. Yani mevcut kadroların bu dönemde başka bir platforma geçtikleri düşünülmektedir..!

Gelelim bir başka örgüt PKK’ya…

1974 yılında Ankara’da ev toplantılarıyla başlayan ve kendi içlerinde tartışıp dönemin Marksist-Leninist akımı doğrultusunda yeni bir örgüt kurmanın hesaplarını yapan Öcalan ve yandaşları bir süre sonra faaliyetlerini Güneydoğu’ya taşıma kararı veriyorlar. Tabii o dönemin klasiği bu Marksist-Leninist örgütlenme çalışması da, yine aynı ASALA gibi KGB destekli.
İlk dönemlerde kendilerini Ulusal Kurtuluş Ordusu (UKO) diye adlandırıyorlar ve Diyarbakır’ın Lice ilçesine bağlı Fis köyünde, Kasım 1978′de yapılan bir toplantıda örgütün kuruluşu tamamlanıyor. Marksist – Leninist temellere dayalı bir Kürdistan devletini silahlı mücadele yoluyla kurmayı hedefleyen örgüte Partiye Karkeren Kürdistan (Kürdistan İşçi Partisi) adı veriliyor ve Genel Sekreterlik görevine Abdullah Öcalan getiriliyor.

O dönemde bölgede birçok örgüt var ve hepsi de ortaya konulan pastadan daha fazla pay alabilmek için hakimiyet mücadelesi vermekteler. Özellikle Kürdistan Ulusal Kurtuluşçuları (KUK) ve Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu (TİKKO) adıyla bilinen örgütlere karşı savaş veriliyor. 12 Eylül 1980′e kadar süren bu süreçte zaten Türkiye çok karışık, ülkenin her yerinde olay var ve PKK’da güvenlik güçlerine ve bölgedeki diğer örgütlere karşı birçok eylem gerçekleştiriyor.

7 Temmuz 1979′da Abdullah Öcalan ne gerekçeyle olduğu bilinmez, Türkiye’den ayrılarak Suriye’ye geçiyor ve Suriye denetimindeki Bekaa Vadisi’ne yerleştiriliyor..!

12 Eylül 1980 Askeri İhtilali sonrası yurt dışına kaçan merkez komite üyeleri ve militanlar da Bekaa’ya giderek Türkiye’de yapacakları silahlı ve kanlı eylemlerin hazırlıklarına başlıyorlar. 20 Ağustos 1982′deki 2. PKK Kongresi’nde Hakkari, Van ve Siirt’te silahlı eylem kararı alıyorlar.

Ancak bu kararın uygulanması iki sene sonra, tam da ASALA terör örgütü lideri Agop Agopyan’ın öldürüldüğü dönemde yapılabiliyor. 15 Ağustos gecesi Eruh ve Şemdinli ilçeleri teröristlerce basılıyor. 1985 yılında ERNK (Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi) adı altında cephe oluşturan örgüt, eğitimli kadrolar ile köy baskınlarına ağırlık verip, köy korucularına yönelik sistemli bir saldırı kampanyası başlatıyorlar. Bu tarihten sonra Türkiye Cumhuriyeti topraklarında bebek, çocuk, genç, yaşlı, kadın, erkek demeden ardı ardına toplu katliamlar gerçekleştiriyorlar…

1989 yılında, Doğu Blokunun çöküşü sonrasında özellikle 1993-94 yıllarında TSK müdahaleleri ile neredeyse bitme noktasına gelen PKK hep son dakika müdahaleleri ile yaşamını sürdürebiliyor..!

Uluslar arası güçler 1993 yılı sonrası örgütün siyasi platforma taşınmasını istiyorlar. Bu doğrultuda PKK, 1993′ten itibaren siyasi faaliyetlere de başlıyor. Bu dönemde meslek kuruluşları, demokratik kitle örgütleri ve sendikalara sızmak için çaba gösteriliyor ve siyasi platforma taşımak için o günden bugüne HEP, ÖZEP, ÖZDEP, DEP, HADEP, DEHAP, DTP ve BDP olmak üzere birçok parti kuruluyor. Bu günkü HDP’ye kadar kurulan bu partiler ya Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılıyor ya da başka bir partiye devşiriliyorlar.

1979 yılında Suriye’ye geçen ve Şam yönetiminin himayesinde birçok kanlı eylemde asker-sivil demeden 35.000 kişiden fazla şehidimizin canına kıymış olan başta Öcalan ve PKK mensupları için yasal siyasal zemine geçiş zaten hiç mümkün gözükmüyor. Bu nedenle siyasal zemine geçme ve geçmeme fikrinde ayrışma gösteriyorlar. 1998 yılında “Parmaksız Zeki” kod adlı PKK’nın ikinci adamı Şemdin Sakık örgütten kaçıyor, Öcalan’ın Sakık’ı Barzani’den istemesine rağmen Şemdin Sakık bir operasyon sonucu yakalanarak Türkiye’ye getiriliyor. Bu aslında koşulların değiştiğinin ilk göstergelerinden biriydi.

Bölgenin en güçlü ordusuna sahip Türkiye; Suriye’nin PKK’ya verdiği doğrudan desteğe tam 19 yıl katlanmak zorunda kalmıştı ama artık dünyada tek bir süper güç vardı… Dünya’da her şey hızla değişmekteydi ve Eylül 1999’da Öcalan için de durum değişti…

Suriye Öcalan’ı topraklarından çıkarmak zorunda kaldı. Öcalan önce Rusya, sonra İtalya ve Kenya’ya kaçtı ve Kenya’dan Türkiye’ye getirilerek İmralı cezaevine kapatıldı. Ancak Öcalan’ı Suriye’den çıkaran ve yakalanmasını sağlayan güç, koşul olarak Öcalan’ın asılmamasını istemişti.!

Her yıl yüzlerce hatta binlerce şehit kanı verdiğimiz yılların ardından, Öcalan’ın yakalanması sonrası üç sene boyunca; 2000, 2001 ve 2002 yıllarında toplamda şehit sayımız sadece 88’di…

PKK sanki bitti diye düşünmeye başlamıştık…

Ve Irak savaşı patladı… 1 Mart 2003’de yaşanan tezkere krizi o güne kadar ki kadim dost ve müttefikimiz ABD ile aramızın soğumasına yetti… Tezkere krizinde ülkeyi savaştan koruyalım diyorduk ama ABD’yi Kürt desteğine ve realitesine muhtaç bırakmıştık. İşte bu dönem sonrası Irak ve Suriye’de ABD-Kürt dayanışması içerisinde PKK’da kendine yer açmaya çalıştı ve özellikle Kuzey Irak’ın Türkiye sınır boyundaki dağlık bölgedeki kamplarında yaşam şansı bulabildiler.

Ancak Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi yapılanmasında ABD sayesinde etkin güç elde eden Kürt grupları; KYP, KDP ve son zamanlarda oluşan GORAN grupları hiçbir şekilde PKK için yönetimde yer açmaya yanaşmadılar…

Anlaşıldı ki; Kuzey Irak PKK için hiçbir zaman gerçek bir yuva olamayacak…

Peki; Türkiye’ye yaşam şekilleri ve karanlık geçmişleri nedeniyle gelemeyen, Kuzey Irak’ta mevcut siyasi yapı nedeniyle kendilerine yer açamayan ve en önemlisi silahlarını terk etmek istemeyen PKK mensupları ne olacaktı..?

Uluslar arası güçler bu sorunun cevabını; 2011 yılında başlayan Arap Baharının etkisinde kalan ve halen zorlu bir iç savaş yaşayan Suriye olabilir diye verdiler…

Ancak yıllardır korunması kolay dağlık bir bölgede yaşamaya alışmış, vur kaç taktiği ile saldıran ve asla uzun süreli savaşmayan bu teröristler için açık alanda sürekli göğüs göğse savaş hiç de kolay ve kabul edilebilir bir koşul değildi. PKK’nın Kandil ve Kuzey Irak’taki kampları terk etmeme nedeni ve dönüşümlü olarak Suriye’ye geçerek savaşma nedenleri de budur…

Şimdi biraz da PKK’nın sürülmek istendiği Suriye’deki duruma bakalım…

Suriye’de Baas Rejimini yıkmak üzere örgütlenmiş Özgür Suriye Muhalefet Güçleri Koalisyonu’nun yanı sıra, Kürt, Süryani, İslamcı, Türkmen ve bağımsız birçok muhalif grup var. PKK’nın Suriye yapılanması PYD’de ve onun silahlı gücü YPG mevcut iç savaş durumunda kendine yer açabilmiş gibi gözükmekte.

Irak’tan geçerek iç savaşa katılan ve Suriye’de konuşlanmış Kürtlerin son dönemde ABD önderliğindeki koalisyon’un askeri desteğiyle IŞİD’i stratejik sınır kasabası Tel Abyad dâhil doğu Suriye’de yuvalandığı bir dizi bölgeden çıkartılması YPG’yi bölgede etkin güç olarak gösterdi.

Ancak Sünni Arapların çoğunluğu IŞİD’den hazzetmiyor olabilir ama YPG ile onun siyasi kolu olan Kürt milliyetçisi PYD’ye karşı da oldukça tepkililer ve Kürtlerin Kürt olmayan bölgelere ilerlemesini engellemek istiyorlar. Kürtler yanlarında etkili bir yerel destek olmadan azınlık oldukları bölgelere ilerlemeye kalkarsa IŞİD ve diğer radikal gruplara desteği artırmakla kalmaz, Kürt halkına yönelik misillemelere yol açarlar ve Suriye’de etnik temelli, kaynak ve toprak paylaşımı için çatışmalar derinleşir.
Bu güne kadar gelinen noktada sorun yoktu, çünkü Kürt çoğunluğun yaşadığı bölgelerde PYD’nin halk desteği mevcuttu. Ancak Koalisyon’un bundan sonraki ilk hedefi IŞİD’in Cerablus merkezli ikmal güzergâhını kesmek. Bu sağlanırsa IŞİD için Türkiye ile tek sınır noktası olarak geriye sadece Azez kalacak.

PYD Cerablus için çatışma talebinde ama burada IŞİD dışındaki diğer İslamcı grupları da bölgeden temizlemek istiyor ki, buna Nusra Cephesi terör örgütü de dâhil. Cerablus PYD kontrolüne geçerse Kürt bölgeleri Afrin ve Kobani arasında bağlantı sağlanacak ve Türkiye sınırı boyunca 200 kilometre uzunluğunda bir Kürt kuşağı oluşacak.

İşte bu plan karşısında Türkiye Cumhuriyeti ve çeşitli Arap Muhalif gruplar; Kürtlerin toprak kazanımına sert tepki göstermekte.

Cerablus’taki bu durumunla birlikte yerli Kürt nüfusa sahip olmayan Rakka kentinin YPG tarafından kurtarılamayacağı düşüncesi de herkes tarafından benimsenmiş durumda. Rakka sadece IŞİD için değil, iç savaşın başladığı 2011’den beri Suriye rejimine direnen Sünni Arap gruplar için de sembolik önem taşıyor. Ayrıca Rakka’nın Fırat kıyısındaki stratejik konumu, nehrin elektrik ve yerel savaş ekonomisine kaynak sağlayan barajları düşünüldüğünde vilayette hâlen gücünü koruyan radikal örgütler bölgenin toprak ve kaynaklarını Kürtlere asla terk etmeyeceklerdir. Ayrıca Radikal İslamcı örgütlerin ve muhalif grupların, YPG’ye ve ona bağlı Suriyeli Kürtlere karşı buradaki Sünni Arap aşiretleri de harekete geçirebileceği gerçeği vardır.
Aslında tüm bunlar bir yana; uzun yıllar Suriye’de konuşlanmış olan PKK, yani PYD ile Esad yönetiminin yakın ve sıkı bir ilişki içinde olması en düşündürücü konudur. Bunun düşüncenin en açık örneği Londra merkezli Al-Hayat gazetesine birkaç gün önce konuşan PYD Eş Başkanı Salih Müslim, YPG’nin belli şartlar oluşursa Esad rejimine ait Suriye ordusuna katılabileceğini belirtmiştir. Esad rejiminin ve PYD’nin yakınlıkları bu noktadayken, ABD tarafından oluşturulan Koalisyon’un Sünni Arap ortakları ve Türkiye ile arası da bir o kadar açık durumdadır.

İşte tüm bu dinamikler ABD’nin Suriye’deki stratejisine ve beklentilerine yansımaktadır. ABD için güvenilir Arap ortakların ve Türkiye’nin yardımı olmadan Suriye’de yeni bir yapılanma mümkün gözükmemektedir. Bu tabloda PKK yani Suriye kolu YPG, Ayn el Arab (Kobani) ve Tel Abyad’dan öteye gidemeyecek gibi gözükmektedir.

Mevcut durumda ABD’de ise kısa ve orta vadede kurulacak güvenli bölgeler yoluyla Konfederatif Suriye yönünde hazırlıklar yapmaktadır. Güvenli bölgelerin ilki Suriye’nin kuzeydoğusunda halen PYD’nin hakim olduğu bölgede, ikincisi ise güneyde Ürdün sınırında düşünülmektedir. Sonrasında Halep’in kuzeyinde, Hama ve Humus’ta da zamanla ayrı ayrı güvenli bölgeler oluşturularak; nihai aşamada güvenli bölgelerin giderek özerk bölgeler olmasının, ardından da birleşerek konfederatif bir Suriye’nin kurulması planlanmıştır…

Söz konusu stratejiye göre, konfederatif Suriye’de ne Esad, ne El Nusra, ne de IŞİD’in herhangi bir rolü olmayacaktır… Arazide savaşacak olanlar yerel güçler olup; güvenli bölgeler oluşturulmasında ise ABD önderliğindeki İngiliz, Suudi, Ürdünlü ve Türk askeri unsurlarının olması zorunluluk olarak görülmektedir.

İşte bu nokta, ABD’nin IŞİD stratejisini anlamak oldukça basittir…

IŞİD eylemleri, Suriye rejiminin adım adım topraklarını kaybetmesine neden olurken, “IŞİD’e karşı mücadele” adlı ABD stratejisi çerçevesinde oluşturulacak güvenli bölgelere Esad yönetimi karşı mücadele edemeyecektir. IŞİD stratejisi sayesinde güvenli bölgelerin oluşması Esad yönetimini aşamalı olarak zayıflatacak ve sonuçta süreç içerisinde güçlenen muhalifler rejimi devirecektir…

Evet, yazı oldukça uzadı… ASALA ile başlayan hikayeyi bu güne kadar getirmeye çalıştım…

Ancak baştaki sorumuz PKK’nın durumu ne olacak cevabını daha net bir şekilde ortaya koymak gerekli sanırım…
Türkiye’de geçmişten bugüne PKK uzantısı olarak oluşturulan tüm siyasi partiler PKK ile hep çok fazla fiziki bağ içinde oldular. PKK’da her zaman silahı bir tehdit unsuru olarak kullandı. 2009 yılında Oslo’da yapılan MİT-PKK görüşmeleri sonrası Çözüm Süreci adı konulan dönemde ise hep ayak direttiler…

Bu durum karşısında uluslar arası güçler 2015 seçimlerinden önce HDP’nin önüne parti olarak seçime girmeleri ve barajı aşarak silahı bırakmaları talimatını verdi. Ya baraj aşılacak ve silah bırakılacak, ya da terörist olarak öleceklerdi. HDP seçime parti olarak girdi ve ne hikmetse barajı da aştı..! Sıra terör örgütünün tasfiyesine gelmişti ama arada akrabalıklar, yıllara dayanan yakın ilişkiler, ekonomik nedenler gibi birçok engel vardı. İşin gerçeği HDP milletvekillerinin bile korku içinde oldukları yadsınamaz bir başka gerçekti…

Ve seçim sonrası tüm bu veriler ışığında, ne hikmetse ülkemizi geçiş yolu olarak kullanan ama ülkemizde pek sorun çıkartmamaya çalışan IŞİD; özellikle HDP yandaşlarına karşı eylemlere başladı. HDP açıklamalarında devletimizi muhatap alırken, PKK militanları ise gene bildik vur kaç eylemler ile son can çekişmelerini sergilemeye koyuldular…
Özetle; eğer ki planlananın dışında çok farklı bir durum oluşmaz ise Türk Silahlı Kuvvetleri bugün Hava’dan ve yakın gelecekte Kara’dan Kuzey Irak PKK kamplarına yönelik saldırıları sonuna kadar sürdürecektir… Suriye’de PYD, önüne konulan koşulları kabul edip; Ayn el Arab (Kobani) ve Tel Abyad’dan öteye gitmemesi konusunda azami gayret ve büyük hassasiyet gösterilecektir…

PKK’nın önüne konulan budur…

PKK ve sempatizanları için yapılacak şey Türkiye’de silahları bırakıp barışa sarılmaktır…

Yok, savaşmak istiyoruz derlerse, savaş alanı Suriye topraklarıdır…

Bahadır ÖZGÜN
29.07.2015

Hakkında admin

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>